amerika birleşik devletleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amerika birleşik devletleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Eylül 2013 Pazar

Is America Islamophobical?


TO EXPERIENCE WHAT IT FEELS LIKE TO BE a Muslim in America today, walk in the shoes of Dr. Mansoor Mirza of Sheboygan
County, Wisconsin. It's a February evening, and you're at a meeting of the planning commission ofWilson (pop. 3,200), which is considering your application to open a mosque in the nearby village of Oostburg. You're not expecting much opposition: you already own the property, and having worked in the nearby Manitowoe hospital for the past five years, you're hardly a stranger to the town. Indeed, some of the people at the meetings are like most of your patients—white Americans who don't seem to care about their doctors' race or creed when they talk to them about their illnesses.

But when the floor is opened to discuson you hear things they would never say to you even in the privacy of an examination room. One after another, they pour scorn and hostility on your proposal, and most of the objections have nothing to do with zoning regulations. It's about your faith Islam is a reiigion of hate, they say, Muslims are out to wipe aut Christianity. 
There are so jidahji training camps hidden across rural America, bust even now pro duting the next wave of terrorists Muslim murder their children. Christian kids have enough problems with drugs. alcohol and pornography and should not have to worry about Islam too. "I don't want it in my backyard.' says one. Another savs. "I just think it's not America.'"

Muslims and mosques in the west / Batıda Müslümanlar ve cami sayıları



Looking back. Mirza recalls that a coupie of speakers tried to steer the conversation into calmer territory. "I don't think that we should be making broad, sweeping generalizations," said one, according to minutes of the meeting obtained by TIME. 
But such words barely gave pause to the blunt expressions of suspicion and hostility toward Islam and Muslims. When

it came Mirza's turn to speak, his shock and hıırt were palpable. "If we are praying there, we don't stink. We don't make noise. 
We just come, pray and leave," he said. He kept calm when a commissioner asked if there would be any weapons or military training at the mosque. But afterward, Pakistani-born Mirza, 38, was shaken. "I never expected that the same people who came to me at the hospital and treated me with respect would talk to me like this." 
I lis lawyer had to take him to a nearby cafe to help him calm down. 

Some of Mirza's roughly 100 fellow 
Muslims in Sheboygan County would say he was naive. The majority are Bosnians and Albanians who fled to the U.S. to escape persecution by Serbs after the collapse of Yugoslavia. Scarred by their experiences back home, some chose to keep their faith under wraps. They feared that plans to build a mosque would draw too much attention to their community.
They were not entirely wrong. AfterThe meeting, pastors in Oostburg began" campaign against the project. "The political objective of Islam is to dominaîe/ world with its teachings and to domination of all other'religions militarily said the Rev. Wayne DeVrou at the First ReformedChurch in Oostburg.

A protest against to mosques in New York City / New York'ta cami karşıtı bir gösteri


The battle in Wilson received little national attention until this month, when a much larger and noisier uproar erupted in New York City over plans to build a Muslim cultural center and mosque two blocks from Ground Zero. Park5i, as the project is called, is the brainchild of imam Feisal Rauf and his wife Daisy Khan, American Muslims well known for promoting interfaith dialogue. Their plan has been approved 
by city authorities and has the backing of Mayor Michael Bloomberg, but it has ignited a nationwide firestorm of protest. 

Some opponents are genuinely concerned that an Islamic cultural center near Ground Zero would offend the families of the nearly 3,000 people killed in the attack on the World Trade Center. Paul Walier.'a Buffalo, N.Y, lawyer whose sister Margaret died in the towers, acknowledges that Rauf and Khan are with in their constitutional  rights but adds, "I just dont think it's the appropriate thing to do". You dont have to be prejudiced against Islam to believe, as many Americans do, that the area around Ground Zero is sacred. But sadly, in an election season, such sentiments have been stoken into a voliate political issue by Republician Leaders like Newt Ginrich and Sarah Palin. 





30 Ağustos 2013 Cuma

Tarihin Seyrini Değiştiren Hata: İkinci Dünya Savaşı'ndaki İnanılmaz Olay


Bu inanılmaz hikayeyi bana ilk defa anlatan, Japon Dış işleri Bakanlığının organı olan Nippon Times'in sahibi Kazuo Kavai olmuştu. 1945 yılının temmuz ve ağustos aylarında Kavai, sözü geçen bakanlıkta her gün uzun saatler geçirmişti. Tuttuğu notlardan ve hafizasinda o karanlık ve dagdagalı günlerden artakalan hatıralardan, bana bir kelimenin dünyayı değiştirebilecek macerasını çizdi.

1945 ilkbaharında Japonya çok müşkül bir durumda bulunuyordu. Müttefik akınları, demir yollarını, şoseleri, köprüleri berhava ediyordu. Şehir ve kasabaların harabe halini almış yerlerinden dumanlar tütüyor, milyonlarca kişi evsiz barksız bekleşiyordu. Yiyecek namına ortada bir şey kalmamıştı. Bir yandan da Amerikan uçakları filonun geri kalan son parçalarını da batırmıştı.

Bütün bunlara rağmen yüksek komuta heyeti, harbe son verecek bir karara meyletmektense ölünceye kadar çarpışmayı tercih ediyordu. Hem onlara göre harbin nihai kısmı mutlak olarak kazanılacak ve Amerikalılar Okinawa'dan atılacaklardı. Bu hususu general Anami, bizzat vaadediyordu.

Askerî çevrelerin bu türlü düşünüşüne mukabil sayıca az da olsa bazı diplomatlar Japonya için selameti teslim olmakta buluyorlardı. Hatta bunlar kayıtsız şartsiz teslim teklifini yumuşatabilmek gayesiyle, o zamanlar henüz bîtaraf olan Sovyet Rusya'nın aracılığına başvurmuşlardı. Temmuzun üçünde eski Başbakan Hirota, Rus Büyükelçisi Malik'e bu mevzuda bazı tekîifier yaptı. Fakat Malik bunları gayet soğuk karşıladı. Bunun üzerine 12 Temmuzda imparator, Prens Konoye'yl bir sulh mesajı ile Rus başkentine yollamağa karar verdi. Ancak Stalin ve Molotov'dan bu arzuya gelen cevapta Potsdam Konferansinin hazırlıkları ile son derece meşgul oldukları bildirildi. 

Potsdam'da Stalin bizzat Başkan Truman'a, Japonların müzakere kapısı açmak istediklerini, fakat 
kendilerinin bu teklifi gayri samimî buldukları için reddettiklerini söyledi, Birleşik Amerika, îngiltere ve Çin'in imzalamış oldukları Potsdam ültimatomu 26 Temmuz 1945 de Japonya'ya ilan edildi. Bunda Japonlar teslime davet ediliyor, aksi mahvedilecekleri hatirlatiliyordu: Ültimatomun Japon "siyasî Çevrelerinde yarattığı "intiba" "son derece müsaitti Çünkü ifade beklenildiğinden çok daha yumuşaktı. 

Japonların millet olarak yok edilmeyeceği vaadediliyor, kendi hükümetlerin seçmekte muhtar olacakları ilave ediliyordu. imparator, Dışişleri Bakanı Togo'ya beyannameyi makul bulduğunu bildirdi. Bütün kabine dçrhal toplanarak Müttefik ultimatomunu incelemeye koyuldu. 
Kabinenin bu 27 Temmuz tarihli tarihli toplantısında. Milli Savunma Bakam Anami ve Genelkurmay mensuplarının muhalefetine rağmen temayül sulh lehine tecelli etti. 

Ancak bazı müşküller elan halledilmiş değildi. Rusya vasıtasıyla yapılan teklifler ne olacaktı?
Moskova'ya son teklifler henüz iki gün önce gönderilmişti. Sonra Japon kabinesini düşündüren bir diğer nokta daha vardı. Potsdam ultimatomu sadece radyolar vasıtasıyla kendilerine ulaşmıştı. Böyle gayri resmi bir habere hükümet ne dereceye kadar güvenebilirdi?

Müttefikler tarafindan tanınan mehilin uzun olmayacağı muhakkaktır. Ertesi gün de Başbakan Suzuki'nin gazetecilerle konuşma sı gerekiyordu. Bu toplantıda Potsdam tekliflerinin de ortaya atılacağı tabii idi. Suzuki'nim gazetecilere kabinenin müttefik teklifleri hakkında bir karara varamadığını söylemesi kararlaştırıldı.

Potsdam tekliflerinin de ortaya atılacağı tabiî idi. . Suzuki'nin gazetecilere kabinenin Müttefik teklifleri hakkında henüz bir karara yaramadığını söylemesi kararlaştırıldı.

Ertesi 28 Teınmuz günü Başbakan Suzuki basın temsilcilerine hükümetin bir «Mokusatsu» siyaseti takip etmekte olduğunu söyledi. 
Bu kelimenin batı dillerinde tam bir karşılığı olmadığı gibi aynı zamanda iki manaya gelir. Bir manası haberi olmamak, diğeri de tefsirden kaçınmaktır. 
İşte Domei Haberler Ajansının mütercimleri Suzuki'nin ne kastettiğini bilmediklerinden Başbakanın beyanatını îngilizceye tercüme ederlerken hakikate uymayan Birinci manayı kullanmışlardır. 

Ve Tokyo radyosunun antenleri de büyün dünyaya, başbakan Suzuli'nin Potsdam Ultimatomları diye bir şeyi tanımadığını duyurmuşlardır.

Bundan ötesi artık tarihin malıdır. O zamanlar Amerika Savunma Bakanı olan Henry L. Stimson, atom bombası kullanmaya nasil karar verdiğini şöyle anlatıyor: «28 Temmuzda Japon Başbakanı Suzuki, Potsdam ültimatomunu reddetti. Bu red karsisinda ültimatomun ihtiva ettiği esasları gerçekleştirebilmek kudretînde olduğumuzu ispat etmek gerekiyordu... Verilebilecek yegane cevabı atom bombası teşkil ediyordu.



Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan bombalardan on gün sonra da Japonya'nın teslim olduğu bildirildi.

Bunları anlatan Kaiwai, Nippon Times'den  ayrılmış olup halen Ohio üniversitesinde siyasî tarih okutmaktadır. Kendisi diyor ki; «Amerikanın Japon hükümetinin cevabı karşısında tuttukları yolu mantıki bulmak lazımdır. Mamafih ben asıl Rusya'nın müttefiklerine Japonya'nın kendisine sulh teşebbüsünde bulunduğunu bildirmeyişini hayretle karşılıyorum.»







29 Ağustos 2013 Perşembe

Participant Journal vol 4 no 18 Nisan 1965 (Türkiye Abd ilişkilerine bakış)



On Friday, March 5, 1965, during a luncheon for participants in Istanbul 
Mr. James P. Grant, U.S. A,I. D. Director for Turkey, handed out certificates to 
66 returned participants. Beginning in 1949 when American economic aid first came to Turkey through the Truman Doctrine, followed by the {Aarshall Plan, 
December 31, 1964, 3.044 participants had been sent for training to the United 
States and third countries from Turkey. These men and women are today two-way envoys; Turkey's emissaries in the United States, and America's emissaries in 
Turkey. The 3,000th Turkish citizen in the AID sponsored training program was 
Senator Lutfi Ergun. When Mr. Grant presented Senator Ergun with his certificate 
there was no need to utter many words. Their handshake spoke for fifteen years of mutual understanding. 


AID DIRECTOR CITES CHALLENGES OF (( PROGRESS PARTNERSHIP 

James P. Grant, new U.S. A. I. D. Director for Turkey, called attention to the continuing massive Western effort 
to assist Turkey in economic development through the 
Consortium, calling it a "partnership for progress" with the Turkish Republic. n a major speech delivered before about 100 guests of the 
Istanbul Economic Research Foundation, Grant cited the accomplishments and some of the problems facing the combination of 14 Western nations and such groups as the \\orld Bank and the 
European Investment Bank, working as an entity to assist 
in the implementation of the Five-Year Plan. (In the first two years of the Plan," Grant told his large audience "the Consortium was successful in increasing the foreign aid^ flow to Turkey by approximately 50 percent, by roughly $ 100 million annualy. 

"As a direct consequence, Turkey's partners in development 
in 1963 and again in 1964 obligated themselves to provide more tli an $300 million to assist Turkey in her major development program and to supplement the $400 to $450 million of foreign exchange 
earned by Turkey's own efforts.' 
The'new Director of the U.S. A.I.D. Mission in Turkey arrived 
in Ankara in October, succeeding Stuart 11. Van Dyke, and this speech was his first in Istanbul. Grant is the former Deputy Assistant Secretary of State for Near East and South Asia, and at one time wa» in charge of all of AID'S programs and planning operations^ 
ftashington. IIi.s appointment here underscored itie importance 
United States attaches to Turkey

Geal is Clear 
|-he ?oal of this intense effort for 'l-urkey is clear, (;, statf'.'!." Turkey's partners seek to lielp Turkey accomplish objectics of befomins; an economicauy, socially, and politic variableemocracv witli a self-sustaining econoiuic gromh rate factories for consumer goods are sprouting up all over Turkeyalmost like new grass in springtime!" 
On a more cautious level, the American AID expert emp the hard work which has to be done to achieve Turkey s graw tion" from additional foreign aid by the end of the Second Five year plan. "In the course of preparation of the Second p'ive-Year Plan 
iıı tlıe months ahead," he stated "it should be possible to determine whetlier llıis is a realistic target in the light of experience to 
date."

Turkish Debt Levels 
Grant cited the impressive effort now going onat the Consortium 
to re-structure Turkey's external debt repayment requirements for at 
least the next three years, as something which can help substantially to increase foreign exchange resources if successful. "Like most great efforts," he said, "it is not easy, but a reasonable amount of success is already in sight. 'The success of this effort to raise more funds and to ease the 
debt problem is, of course, dependent in considerable part on ho\v others judge the prospects for Turkey's own performance in the 
future inincreasing herforeign exchange earnings." Grant explained 
that Turkey's partners have much good will for Turkey and have 
been impressed with the domestic growth and the price stability of recent years, even though they still have some suggestions as to 
how the growth might be increased even more. But their great concem is stilljgjth Turkey's need to increase foreign exchange earnings.

Development is Every Turk's Responsibility 
Turning to the question of import substitution and creation of new expert industries, Grant called for a nationwide effort of selfhelp, (The businessmen and industrialists of Turkey, by their 
initiative and skill, can make a great contribution toward closing 
Turkey's balance-of-payments gap and Turkey>s future economic 
independence." Grant described the effort for development as the responsibility of every Turk and all of Turkey's friends, saying 
that: "It is the sum of thousands and millions of small actions that will graduate Turkey from the assistance-receiving part of the 
partnership and gradually turn Turkey into an assistance-giving 
partner."

Foreign Aid From Turkey 
The U.S. A.I.D. Director cited the fact that countries of ^. em Europe now assisting Turkey were themselves assisted by the
American Marshall Plan in their time of need, and that now they are supplying larger and larger amounts of aid to Turkey as their own capabilities have increased. Atatürk's vision Grant said, 'can be expected to lead 
Turkey toward an important role in the development assistance tc others in the not-too-distant 1970's, when Turkey no longer needs assistance herself." 

"We ll add the other parts" dergiarsivleri / devam edecek 

28 Kasım 2012 Çarşamba

General Harbord'un Anadolu Notları


ABD Başkanı Wilson'un em­riyle General James G. Harbord başkanlığında oluşturulan bu in­celeme heyetinin asıl amacı Er­menistan üzerinde güdüm kurma olanaklarının araştırılmasıydı. Heyet, Ermenilerin Anadolu ve Kafkasya'daki gerçek durumunu yerinde inceleyerek “Amerikan mandasında bir Ermenistan” kur­manın altyapısını araştıracaktı. Ama aynı zamanda İstanbul ve Türkiye üzerinde bir manda yö­netimi tesis etmenin de mümkün olup olmadığını rapor edecekti.
Heyetin kadrosu geniş tutul­muştu. 15'i asker, 31'i sivil, 46 kişiden kurulan Amerikan heyeti, Fransa' daki Amerikan Kuvvetleri mensupları ve Amerikan Yardım Teşkilatı'ndan alınan uzman personelden oluşuyordu.
General Harbord’ un heyetin oluşturulması aşamasındaki tüm tarafsız olma gayretine karşın Amerikan yönetimi, 2’ si subay ve 3'ü sivil 5 Ermeni personeli de heyete sokmuştu. Ancak General Harbord'un bu konudaki taraf­sızlığının ilk işareti Robert Ko­lej'de tarih öğretmenliği yapan Hüseyin Bey (Pektaş) başta ol­mak üzere, Türk tercümanlara görev vermesinden anlaşılıyordu.
General Harbord’ un heyeti 24 Ağustos 1919'da Amerikan donanmasına ait Martha Was­hington gemisi ile Fransa'nın Brest limanından hareket etti.
2 Eylül'de İstanbul'a ulaşan Amerikan heyeti 7 Eylül de Hay­darpaşa'dan trenle Adana'ya doğru yola çıktı. Mustafa Kemal İstanbul'daki Kuvayı Milliye’ci­lerden hareket haberini almıştı. Hemen General Harbord'la heyetinin güvenliği ve iyi karşılanma­ları konusunda bir tamim yayım­ladı.
Mustafa Kemal’in ABD heyetine ilişkin tamimi
Erzurum Vilayeti
Hususi 685
1. Amerikalı General Harbord, Mardin, Diyarbekir, Harput ve Malatya, Sivas, Erzincan ve Erzurum üzerinden Anadolu'ya seyahate başlamıştır. Heyetten bir binbaşı ve bir yüzbaşı bugün Sivas'a geldi. General'in Sivas'a ulaşmasına kadar, yolu ve hali keşfetmek üzere, Erzincan'a gidip tekrar General ile buluşmak üzere Sivas'a döneceklerdir. Gerek askeri kumandanlar, gerekse mülkiye memurlarının ve özellikle eşraf ve milli cemiyetler tarafından iyi bir surette kabul edilmesi, kolaylık gösterilmesi ve memleketimiz ve milli cereyanlar hakkında doğru kanaatler edinmesi açısından son derece önem verilmesi rica olunur.
2. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri Heyeti Merkeziyeleri'nin haberdar edilmesi istirham olunur.

Heyet-i Temsiliye namına
Mustafa Kemal
Konya üzerinden Adana Tarsus, Mardin ve Malatya'ya giden heyet 20 Eylül'de Sivas'a geldi.
General Harbord aynı gün Mustafa Kemal'le iki saati aşkın bir görüşme yaptı. Anılarında o günü öyle anlatır:
”Tercümanımız Hüseyin Bey aracılığıyla söze ben başladım ve Milli Mücadele taraftarlarının amaçları, durum ve tutumları hakkında dış dünya­ya endişe verici haberler yayılmış olduğundan bu konuda bize gerçek bilgi verilmesini istedim. Ce­vapları gayet açık ve akarsu gi­biydi. Tercüman yoluyla olayla­rı ve gerçekleri, düzenli ve açıkla­malı anlatıyor, kendini zapt et­mekte büyük güçlük çektiği asabi halinden ve elinde tuttuğu güzel tespihi durmadan çekmesinden belli oluyordu. Fakat sonradan öğrendim ki, bir müddet önce sıt­maya yakalanmış ve bizimle gö­rüştüğü sırada sıtma nöbeti için­deymiş.”
General Harbord ile Mustafa Kemal'in görüşmesi sonucunda Amerikan heyeti Milli Mücade­le'yi başlatan ekibin bu konudaki kararlılığına şahit oldu.
Harbord bu noktayı şöyle de­ğerlendirir:
“Manda hakkındaki fikirleri bizimki gibi değil, onlar bunu yalnız, bir büyük kardeşin nasi­hati ve yardımı gibi düşünüyor­lar. İç idareye ve dış ilişkilere hiç müdahale etmemek üzere hafif bir ağabeylik hâkimliğini tanı­mak istiyorlar... Mustafa Kemal Paşa, eğer Barış Konferansı impa­ratorluğu parçalamaya çalışmak­ta ısrar ederse, bu zilleti asla ka­bul etmeyip milli şeref uğruna öl­meyi tercih ederek karşı duracak­larını söyledi. Bu görüşme son derece ilgi çekici oldu. Şunu söy­lemek zorundayım ki, bu görüş­menin sonucu olarak bende, Mustafa Kemal Paşa ve yakın ar­kadaşlarının gerçek vatansever oldukları intibaı hâsıl oldu. Anla­şılıyor ki, Türkiye sorununu hal­letmek için milli mücadelecileri hesaba katmak gerekiyor.”
Harbord Heyeti, Türki­ye'den ayrıldıktan sonra vardığı sonuçları bir rapor halinde ABD'de Kongre'ye sundu. Mus­tafa Kemal Paşa, Harbord'a, ra­pora eklenmek üzere, Kuvayı Milliye hareketinin amacını, teşkilat yapısını ve Ermeniler, Ame­rikan yardımı ve Bolşevizm ile il­gili görüşleri içeren bir de muhtı­ra gönderdi.
Harbord'ın raporu ise ülkeyi ziyaret eden birçok batılı gözlem­ciden çok daha tarafsızdı. Rapor- da,“Türkler ile Ermenilerin barış içinde yüzyıllarca yan yana yaşa­dıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri, Türk köylerinin yakıldığı, savaşa giden Türk köylülerinden en çok yüzde 20'sinin geri dönebildiği, I. Dünya Savaşı’nın başlangıcında Ermenilerin “Türkiye Ermenistan’ı” denilen bölgelerde hiçbir za­man çoğunlukta olmadıkları, Ku­vayı Milliye’nin bölgede etkin bir güç haline geldiği belirlenmiştir” denildi.
ABD Kongresi bu rapor üze­rine, Nisan 1920 de, Ermenis­tan'a mandater olunmasını red­detti.

Kaynak:  Kansu ŞARMAN – Popüler Tarih Dergisi / 16.Sayı / Aralık 2001